İsrail’in mevcut politikalarıyla Kudüs’ün 1400 yıllık İslam medeniyetinin izlerini yok etmeye çalıştığını belirten Ayşegül Yıldırım Kara, “Kudüs’te Hz. Ömer’den gelen beraber yaşama kültürünü Siyonist ve çatışmacı politikalarıyla imha ediyor. Bu durum Kudüs’ün kutsallığının üzerine gölge düşürüyor.”

Dilara Hut/Diriliş Postası

İnsanlık tarihi boyunca en eski medeniyet tarihine sahip, üç semavi dinin buluştuğu şehir, Kudüs… Kudüs yalnızca bir şehirden ibaret değil; ülkeler, kurumlar ötesinde bir davadır. Ecdadımızın 400 yıl hizmet ettiği bu şehirde Müslümanlar, Hıristiyanlar ve Yahudiler barış ve hoşgörü içerisinde yaşıyorken 1917’den beri Kudüs ağlıyor. Osmanlı’nın mirasını yüklenmiş Kudüs’te Siyonist işgal yoğun bir şekilde sürüyor. Sevimli kedi videolarından daha az gündeme gelen Kudüs’ün gözyaşları, bugün ümmetin sorumluluğunu yerine getiremediğinin çok açık bir göstergesidir. Bizlerin Kudüs’ün dini ve tarihi önemini tekrar düşünmeye ihtiyacımız var. Kudüs, yeryüzünün yaratılmaya başlandığı nokta ve bizler bu noktadan tekrar ayağa kalkmalıyız. Kudüs’ü hayatımızın bir parçası haline getirmeliyiz. Orada patlayan her bombanın etkisi bir tweetle, bir yazıyla geçip giderken oradaki insanlar, “Gelin buraya sahip çıkın!” diye bizleri bekliyorlar. Sahip çıkmamız gereken mirasın farkına varmalıyız. Ecdadımızın 1516’dan 1917’ye kadar hizmet ettiği, ümmetin kalbi olan şehri tanıtmak amacıyla Cumhurbaşkanlığı himayelerinde, Kudüs Platformu ve Marmara Üniversitesi’nin düzenlediği, “Uluslararası Osmanlı Döneminde Kudüs Sempozyumu” öncesi Kudüs Platformu’ndan Ayşegül Yıldırım Kara ile Osmanlı döneminde Kudüs üzerine konuştuk.

Mescid-i Aksa hem ilk kıblemiz olması hem de Efendimiz’in İsra ve Mirac yolculuğunu gerçekleştirdiği yer olması bakımından İslam alemi için önemli yerlerden biri. Öncelikle Kudüs’ün İslam ve Müslümanlar açısından öneminden söz edebilir misiniz?

Kudüs insanlık tarihi boyunca medeniyet merkezi olmuş, tevhidi inancın sembolü özel bir şehir. Kudüs’ün Müslümanlar için kutsiyeti belki de Hz. Adem’e kadar uzanır. Zira bir rivayete göre Hz. Adem Beytülmakdis’te metfundur. Buna göre Kudüs Hz. Adem’den başlayarak pek çok peygambere ev sahipliği yapmış özel bir belde. Gözünüzü çevirdiğiniz her noktanın bir hikâyesi vardır ve bu hikâyede hak ile batılın mücadelesi görülür. Hz. Adem’den sonra hanif dinlerin atası Hazreti İbrahim yaşamıştır Kudüs yakınlarında. Oğlu Hz. İshak, ardından Hz. Yakub, Hz. Yusuf, Hz. Bünyamin, Hz. Lut hep Kudüs civarında bulunmuşlardır. Sonra Hz. Musa, Hz. Harun, Hz. Davud, Hz. Süleyman, Hz. Zekeriya, Hz. Yahya ve Hz. İsa’da Kudüs ve etrafında, İsrailoğullarına tebliğde bulunmuşlar.

“KUDÜS’E GİDİN VE ORADA NAMAZ KILIN”

İslam’la beraber Kudüs yani Beytülmakdis öncelikle İsra’nın ikinci durağı, Mirac’ın ise ilk basamağı olmuş, beş vakit namaz burada emrolunmuş, ardından Müslümanlar buraya yönelerek namaz kılmışlardır. Hz. Peygamberin (s.a.s) Beytülmakdis ile ilgili birçok hadisi şerifi var. Bugünden bakınca belki de en stratejik olanı, “Kudüs’e gidin ve orada namaz kılın” hadisidir. Peygamberimiz “Oraya gidemez ve namaz kılamazsanız, kandillerinde yakılmak üzere yağ gönderin” buyurmuşlardır. Yine günümüzde yol haritası olabilecek bir Hadisi şerif, “Yolculuk yalnız 3 mescidedir; Mescid-i Haram, Mescid-i Nebevi ve Mescid-i Aksa” hadisidir. Peygamberimiz asırlar öncesinden bugüne mesajını en açık şekilde vermiştir. Bizler de Kudüs Platformu olarak bu işaretlerden yola çıkarak Kudüs’ün daha iyi anlaşılması ve hamasetten uzak bir Kudüs bilinci oluşması için tüm gayretimizle çabalamaktayız.

Osmanlılar Filistin’i fethettikten sonra yalnızca Müslüman camilerine ve mukaddes mekânlarına titizlik göstermemişler, aynı hassasiyeti diğer dinler ve etnik kökenler için de göstermişlerdir. Osmanlı’nın bu hoşgörü ve tutumu gayrimüslim halk tarafından nasıl karşılanmıştır?

Osmanlı Padişahı Yavuz Sultan Selim Memluk Devletine karşı çıktığı Mısır seferi sırasında Kudüs’ü 1516 yılının son günlerinde teslim almış ve daha evvel Hz. Ömer ve Selahaddin tarafından verilen emannamelere benzer bir ferman ile gayrimüslim tebaanın haklarını güvence altına almıştır. Hıristiyanlar kendi mezheplerince ibadetlerini rahatça yerine getirebileceklerdir. Yahudilerin Zeytindağı’nda haydutlarla mücadele ederek ibadet etmeleri yerine, bugün Türkler tarafından, Ağlama Duvarı olarak adlandırılan, Burak Duvarında ibadet etmeleri, Kanuni Sultan Süleyman’ın izniyle sağlanmış. Mimar Sinan, Mescid-i Aksa’nın Batı duvarının dışına Yahudilerin ibadet edebilmesi için uygun bir alan açmıştır. İlerleyen dönemlerde özellikle Hıristiyan mezhepleri arasında öyle büyük kavgalar olur ki, Osmanlı yönetimi her defasında uygun bir ferman göndererek sorunu çözmek durumunda kalır. Bu fermanlarla mezhepler arası çatışmayı asgari düzeyde tutmaya çalışmışlar. Kamame (Kıyamet) Kilisesi’nin anahtarı Selahaddin tarafından Müslüman bir aileye emanet edilmiş, Osmanlı bu geleneği Doğuş Kilisesi’ne de taşımıştır. Bu uygulama ile kendi aralarında anlaşamayan Hıristiyan mezhepleri arasında bir denge kurulmuş olur. 1917’de Kudüs’ün Osmanlılar tarafından İngiliz birliklerine terk edilmesi sırasında, Osmanlılar’ın Kudüs’e ne kadar ihtimam gösterdiğinin bir örneği yaşanır ve Türk askeri şehir içinde zayiatın fazla olmaması ve kutsal mekanların zarar görmemesi için, şehre doğru top atışları gerçekleşmeden önce şehri terk eder.

“LAİLAHE İLLALLAH İBRAHİM HALİLULLAH”

1516’dan 1917’ye kadar 400 yıl boyunca Kudüs, Osmanlı himayesindeydi. Müslümanlar, Yahudiler ve Hıristiyanların barış içerisinde bir arada yaşadığı bu dönemin gündelik yaşamına baktığımızda en belirgin özellikleri nelerdir?

Bugün dünyada iki kardeş aralarında anlaşamazken birbirinden farklı kimlikte ve inançta olan insanların burada 400 yıl boyunca barış içinde yaşamayı başarabilmesi çok çarpıcı. Kanuni Sultan Süleyman, Kudüs’te inşa ettiği ve restorasyon yaptırdığı eserlerden biri olan Yafa Kapısına “Lailehe illallah İbrahim Halilullah” yazdırmış, böylece Kudüs’te her dinden insanın nasıl ortak bir paydada buluşabileceğinin, huzur içinde yaşayabileceğinin mesajını vermiştir. Osmanlı döneminde Kutsal Meryem Kilisesi’nde Müslümanlar ve Hıristiyanlar beraber ibadet etmişlerdir. Cuma günleri kilise içerisindeki ikonalar ve resimler kapatılarak mescit olarak Müslümanların kullanımına sunulmuş. Bu durum barışın tesisinin en kavi örneğidir. Osmanlı’nın Kudüs’teki varlığının en çarpıcı sembolü olan statüko merdiveni, Kamame Kilisesi’nin balkonunda 150 yıldan fazla süredir durmaktadır. Bunun anlamı bölgeden çekildikten yüz yıl sonra bile, barışın Osmanlı tarafından kurulan düzenin sürdürülmesiyle sağlanabildiğidir.

Osmanlı’nın Mescid-i Aksa’ya verdiği hizmet ve önemden bahsedebilir misiniz?

Sadece Osmanlı değil Kudüs’ü elinde tutan tüm İslam devletleri ki, bunların büyük bir kısmı Türk devletleri sayılırlar, Kudüs’e ayrı bir ehemmiyet vermiş. Özellikle Mescid-i Aksa’nın içinde her dönemin izlerini yansıtan son derece işlevsel ve sanatsal yüzlerce yapı inşa edilmiş. Burada Mescid-i Aksa derken bir binayı değil, 144 dönümlük o alanın tamamını kastettiğimizi hatırlatmak gerekiyor. Yavuz’un hayatını savaş meydanlarında geçirmesi ve Kudüs’ü fethettikten kısa süre sonra vefat etmesi nedeniyle Kudüs’ü inşa ve ihya etme görevi oğlu Kanuni Sultan Süleyman’ın olmuş, zevcesi Hürrem Sultanla birlikte. Şehrin surları, kalesi, su sebilleri, çeşmeler, imarethaneler, içme suyu havuzları yaptırır. Kubbetüssahra’ya bugünkü görümünü kazandırır. Öyle ki artık Kanuni ve Hürrem’den sonra şehrin uzun süre ciddi bir şekilde imar ve inşa edilmesine gerek duyulmaz. Sonra Sultan Abdülaziz ve Sultan Abdülmecid yine Kudüs’te birçok imar ve inşa faaliyetlerini gerçekleştirip Kudüs için büyük miktarlarda altın harcarlar. Abdülhamid Han ise her türlü baskıya rağmen Hicaz Demiryolu projesi ile Kudüs’ü Payitaht’a yakınlaştırmaya çalışır. Siyonist projenin parçası olan, Filistin’den büyük toprak parçaları alınmasına izin vermez. Osmanlı yıllar boyunca Mescid-i Aksa içinde yer alan mescitlerin onarımını, eskiyen parçalarının değişimini gerçekleştirir. Hatta bugün hâlâ Mescid-i Aksa’nın halıları bu kadim geleneğin bir uzantısı olarak Türkiye Cumhuriyeti tarafından yenilenir.

Osmanlı döneminde Kudüs’te yapılan eserler bugün İsrail otoriteleri tarafından silinmeye çalışılıyor. Bu kültürel eserlerin istenmemesinin sebebi İslam Ümmeti’nin kimliğinin bir parçası olmasından dolayı mı?

İsrail mevcut politikalarıyla Kudüs’ün son bekçisi ve hadimi olan Osmanlı’nın 400 yıl boyunca inşa ettiği, koruduğu eserleri değil, yaklaşık 1400 yıllık İslam medeniyetinin izlerini yok etmeye çalışıyor. Kudüs’te Hz. Ömer’den gelen beraber yaşama kültürünü Siyonist ve çatışmacı politikalarıyla imha ediyor. Bu durum Kudüs’ün kutsallığının üzerine gölge düşürüyor. Kudüs ve civarı illegal yerleşim yerleri açılarak Müslümansızlaştırılıyor, demografik yapı değiştiriliyor. Uluslararası kuruluşların çağrılarına uyulmuyor ve kararları uygulanmıyor. Tarihi eserler ya restorasyona izin verilmediğinden ya da özellikle Mescidi Aksa alanının altında yapılan kazılar nedeniyle zaman içinde yıkılmış veya büyük risk taşıyor.

AYNI ŞEYİ BUGÜN İSRAİL’İN YAPTIĞINI DÜŞÜNSENİZE…

Oysa bugünkü Yahudi toplumu belki de varlığını Hz. Ömer’in 638’de verdiği emannameye borçlu. Hz. Ömer, Ermeni Patrik Sofronyus’un İlya’yı (Kudüs) teslim şartları arasına yerleştirdiği maddeyi kabul etseydi, bugün belki de Kudüs’ün kaderi bambaşka olacaktı. Sofronyus şehri teslim şartları arasına İlya şehrine Yahudilerin alınmasını ve ibadet etmesini engelleyen bir madde koymuştu. Hz. Ömer bu maddeyi kaldırdı. Hatta kuzey bölgelerinden Yahudilerin gelip Kudüs’e yerleşmesine imkan tanıdı. Aynı şeyi bugün İsrail’in yaptığını düşünsenize… Batı Şeria’yı ayıran duvarları yıkmış, Müslümanların Kudüs’te yaşamasına imkan veren, ellerinden mülklerini almak yerine mülk edinmelerine ses çıkarmayan bir sistem kurmuş. Hepimizin son derece sıradan bir biçimde kullandığı vatandaşlık hakları yani, ne kadar garip değil mi? İşte Hz. Ömer belli şartlar altında bunu sağlamış.

Üç ilahi dinin buluştuğu kutsal şehir olarak bilinen Kudüs’ün bugününe baktığımızda nasıl bir manzara ile karşılaşıyoruz?

Kudüs’te özellikle Mescid-i Aksa ile ilgili uygulamalar Kudüs halkının tepkisini çekiyor. Yahudiler’in Mescid-i Aksa’ya yönelik tacizleri ve Şaron’un Aksa’ya baskını sonucunda, 2000 yılında 2. intifada başladı. Bugün hâlâ Yahudiler’in Aksa’ya baskınları artarak devam ediyor. İsrail yönetimi Kudüs’ün Müslüman halkına yıldırma politikaları uyguluyor. Ekonomik, sosyal ve askeri yaptırımlarla Kudüslüler zor durumda bırakılıyor. Eski şehirde yaşayan Müslüman halkın yüzde 90’ı yardıma muhtaç. Gençler uyuşturucu ve alkole alıştırılıyor. Bu insanlar birçok problem içinde Kudüs Müslümansızlaşmasın diyerek zorluklara direnmeye çalışıyorlar. Aslında Kudüs’te silahların gölgesi olmasa, Hz. Ömer’in, Selahaddin’in verdikleri emannameler, Yavuz’un fermanı göz önüne alındığında barış içinde bir ortam yakalayarak, huzurla bir arada yaşamak mümkün olabilir. Tarihte bunun örnekleri mevcutsa eğer günümüzde neden olmasın? Vicdanı olan herkesin bu meselenin devlet baskısı ve gerginlikle çözülmeyeceğine inandığını düşünüyorum.

Kudüs davası, bugün tüm ümmetin sorumluluğunda olan bir dava. Ancak bu konuda iyi bir sınav verdiğimiz ne yazık ki söylenemez. Osmanlı dönemindeki gibi bu kadim topraklarda tekrar barışın tesis edilmesi için neler yapılabilir?

Öncelikle Kudüs’ün ne demek olduğunu bilmemiz gerekiyor. Kudüs bir Arap meselesi değildir. Kudüs insanlık meselesidir. Gerek dini anlamda gerek kadim bir medeniyet merkezi olarak mutlaka Kudüs’ü öğrenmek zorundayız. Yapılan maksatlı yayınların, dezenformasyonun önüne de ancak bu şekilde geçilebilir. Kudüs’ü anlamak için fırsatı olanların Kudüs’ü görmeleri de çok önemli. Kudüs zaten sizinle hiç susmadan konuşan bir şehir. Kudüs’ü sadece gerginliklerle anmayıp kültür, sanat, spor, akademi yani hayatın her alanı ile anlamak ve hiç yorulmadan bu alanlarda çalışmak gerekiyor. Algıları doğru oturtabilirsek Osmanlı dönemindeki hoşgörü ve barış ortamı Kudüs’te yeniden tesis edilebilir.

Kaynak: http://dirilispostasi.com/n-33866-kudus-muslumansizlastiriliyor.html